İtalya’da İzler: Güney İtalya
Kuzey İtalya’yı ve Roma’yı gezerken hep bir “cumhuriyet,” bir “hanedan,” bir “banka” anlatmıştım; İtalya’nın kuzeyi düzenin, sermayenin, tasarının diyarıdır. Güneye, Mezzogiorno‘ya inince ise başka bir İtalya çıkar karşınıza: fethedilmiş, üst üste yönetilmiş, her efendinin bir katman bırakıp gittiği bir palimpsest. Yunan’ın, Romalı’nın, Bizanslı’nın, Arap’ın, Norman’ın, Alman’ın, Fransız’ın, İspanyol’un sırayla yazıp sildiği bir levha. Ve biz Türkler, sanılanın aksine, bu levhada bir dipnot değil, kalın bir satırız: birazdan, Kalabriyalı bir çocuğun nasıl bizim Kaptan-ı Derya’mız olduğunu anlatınca göreceksiniz. Kuzeyde para vardı; güneyde ise korku, inanç ve karışım var. Benim daha çok sevdiğim İtalya, itiraf edeyim, bu ikincisi.
Yunanca Neapolis, yani “Yeni Şehir.” Napoli’nin adı bile bir katman meselesidir: Kumalı Yunanlar önce eski şehri (Palaeopolis) kurmuş, sonra yanına “yenisini” eklemişler, ve yeni olan kalıcı olmuş. Sonra Roma, sonra Bizans, sonra Norman, sonra Alman Hohenstaufen, sonra Fransız Anjou, sonra İspanyol Aragon ve nihayet Bourbon’lar… Avrupa’nın bir zamanlar en kalabalık şehirlerinden, koca bir krallığın – İki Sicilya Krallığı’nın – başkenti. Bugün dar sokaklarında, balkondan asılan çamaşırın altından geçerken hissettiğiniz o kaotik canlılık, aslında yüzyıllarca yönetilmeye doymuş bir şehrin, sonunda kendi kendine kalmış olmanın telaşıdır.
Tarihî merkez (Centro Storico, UNESCO listesinde), şehri bir kılıç darbesi gibi ikiye bölen o dümdüz antik caddeyle (adı da tam bunu anlatan Spaccanapoli, “Napoli’yi yaran” ile) gezilir. Gesù Nuovo’nun elmas taşlı garip cephesi, Santa Chiara’nın çinili manastır avlusu, Sant’Angelo a Nilo’da Donatello’nun dokunuşu… Ama Napoli’nin asıl sırrı yerin altındadır: Napoli Sotterranea, Yunanlar’ın tüf taşını oyup şehri kurarken açtığı, Romalılar’ın su kemerine çevirdiği, İkinci Dünya Savaşı’nda ise halkın sığınağı olan o yeraltı şehri: bir kentin binlerce yıllık hafızasını taş taş biriktirdiği yer… Vomero tepesini taçlandıran Castel Sant’Elmo‘dan bütün körfez ayaklarınıza serilir (denizin kıyısındaki o zarif kale ise başkasıdır: Castel dell’Ovo). Museo Archeologico Nazionale; dünyanın en zengin antik koleksiyonlarından biri, birazdan anlatacağım Pompeii’nin bütün canını, freskini, mozaiğini içine almış bekler.
Napoli’den kuzeye otuz beş kilometre; çoğu gezgin uğramadan geçer, oysa Güney’in en gösterişli sahnesi burasıdır: Reggia di Caserta; Bourbon hanedanının Napoli-Sicilya krallığına yakışır bir taht kurmak için yaptırdığı devasa saray. Temeli 1752‘de, Bourbonlu Kral Charles (sonradan İspanya Kralı III. Carlos) için atıldı. Mimarı Luigi Vanvitelli; açık açık Versailles’a nazire olsun diye tasarladı. Yaklaşık 1.200 oda, muazzam bir merdiven sahanlığı, kilometrelerce uzanan bahçeler ve sonunda bir İngiliz Bahçesi. 18. yüzyıl Avrupası’nın hacimce en büyük sarayı sayılır; 1997‘de UNESCO listesine girdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefik karargâhı oldu; Almanya’nın İtalya’daki teslimi 1945‘te tam da bu duvarlar arasında imzalandı. Caserta, Güney’in yoksul-tembel klişesine verilmiş sessiz bir cevaptır: bu topraklar, istediğinde Avrupa’nın en büyük tahtını da kurabiliyordu.
Ve elbette pizza. Meşhur Margherita‘nın hikâyesi şudur: 1889’da Napolili pizzacı Raffaele Esposito, şehre gelen kraliçeye üç renkli – domatesin kırmızısı, mozzarellanın beyazı, fesleğenin yeşili, yani İtalyan bayrağı – bir pizza yapıp adını ona vermiş; o kraliçe, İtalya’yı birleştiren Savoy Hanedanı’nın kraliçesi Margherita’ydı. Ama Napoli’nin dünyaya asıl armağanı tek bir pizza değil, koca bir mutfaktır: üstelik bir yoksul mutfağı:
- Pizza (Margherita ve daha yalın marinara): Yeni Dünya’dan gelen domatesi kucaklayan halk ekmeği. Gerçek testi tektir: pizzacının odun ateşiyle yanan bir fırını var mı, yok mu.
- Spaghetti al pomodoro ve ragù napoletano: Bütün dünyanın “İtalyan yemeği” diye genellediği o makarna-domates evliliği, aslında bu şehrin icadıdır.
- Tatlılar: kat kat çıtır sfogliatella, romla ıslatılmış babà, Paskalya’nın buğdaylı tartı pastiera.
- Mozzarella di bufala, friarielli, taralli ve o koyu, sert Napoli kahvesi.
19. yüzyıl sonundaki büyük göç dalgasıyla milyonlarca yoksul Napolili Amerika’ya gitti ve bu ucuz, taşınabilir, doyurucu yemekleri yanlarında götürdü. Bugün “İtalyan mutfağı” dediğimiz şeyin çoğu, aslında Napoli’nin açlıktan doğan dehasıdır.
Peki “biz” bu körfezin neresindeyiz? Her yerinde! 16. yüzyılda Barbaros Hayreddin ve ardılları Napoli Körfezi’ni, Procida’yı, Ischia’yı vura vura öyle bir dehşet salmıştır ki, bütün Campania ve Kalabriya kıyısı torri saracene (Sarazen kuleleri) denen gözcü kuleleriyle donatılmış, ve İtalyanca’ya bir deyim kalmıştır: “Mamma, li Turchi!“ – “Anne, Türkler geliyor!” Bir milletin adı, komşu bir milletin dilinde “gelmekte olan felaket” ile eşanlamlı hale gelmişse, orada tarih vardır. O kulelerin baktığı deniz sakinleşeli asırlar oldu; ama güneyin bugünkü gölgesi denizden değil, karadan geliyor.
Pompeii ve Vezüv
MS 79’da, bir sonbahar günü, Vezüv uyandı ve körfezin o zengin tatil kasabasını saatler içinde küle ve cürufa gömdü. Şehir yüzyıllarca yerin altında, zamanın dışında kaldı; ta ki 18. yüzyıl ortasında, 1748’de, Bourbon kralının merakıyla kazmalar toprağa inene dek. Felaketi bize ilk elden anlatan da bir gençtir: o gün körfezin karşı kıyısındaki genç Plinius, kurtarmaya atılıp orada can veren dayısı yaşlı Plinius’un ölümünü yıllar sonra tarihçi Tacitus’a iki mektupla yazdı – Batı’nın ilk “göz tanığı afet muhabirliği.”
Bugün Pompeii’de sizi en çok sarsacak şey ne bir tapınak ne bir freskdir; o kıvrılmış, dizlerini karnına çekmiş, yüzünü elleriyle örtmüş insan figürleri… Bir incelik: bunlar taşlaşmış bedenler değil. Küllerin altında çürüyen bedenler, sertleşen küfün içinde tam kendi biçimlerinde birer boşluk bırakmış; 19. yüzyılda arkeolog Giuseppe Fiorelli bu boşlukları alçıyla doldurup o insanların son anını kalıp olarak çıkarmış. Yani gördüğünüz, ölümün kendisi değil, ölümün negatifidir ve bu, karşılaşmayı daha az değil, daha çok dayanılmaz kılar. Kapılardaki, kaldırımlardaki o meşhur fallus kabartmaları ise bir ahlaksızlık nişanı değil, bereketin ve nazardan korunmanın (fascinum) uğurlarıydı; antik Akdeniz bu sembolle doludur. “Şehir günahından ötürü lanetlendi” efsanesi ise hoş ama sonradan uydurulmuş bir masaldır: bir yanardağın, altındaki şehrin ahlakına bakarak patladığını sanmak, doğanın karşısında çaresiz kalan insanın en eski tesellisidir.

Palermo Katedrali’nde, daha önceki camiden kalma, Kur’an âyeti (A’râf 54) kazılı sütun
Sicilya ise palimpsestin şaheseridir. Araplar bu adayı 9. yüzyılda (831’de Palermo’yu alıp 902’de Taormina’yı düşürerek) fethedip bir emirlik kurdular; şeker kamışını, narenciyeyi, bademi, pirinci ve sulama sanatını bu topraklara onlar getirdi. Ardından gelen Normanlar ise tarihin en zarif kültürel sentezlerinden birini yaparak, Arap’ı kovmak yerine içine aldılar: 12. yüzyıl Palermo’su, sarayında, Arapça, Rumca ve Latince’nin birlikte konuşulduğu, kubbelerinde Bizans mozaiğiyle Arap mukarnasının aynı tavanda buluştuğu bir mucizeydi. Monreale Katedrali’nin altın mozaikleri ve Cappella Palatina’nın tavanı, bugün “Arap-Norman” mirası olarak UNESCO listesindedir. “Stupor mundi” (dünyanın hayreti) lakaplı İmparator II. Frederick’in sarayı da burasıydı. Palermo Katedrali‘nin dış cephesindeki sol sütunlardan birinde Kur’an’dan A’râf sûresi 54. âyet Arapça hâkkedilidir. Çünkü o katedralin yerinde bir zamanlar Palermo Ulu Camii vardı; bugün camiden geriye kalan tek şey, kitabeli o tek sütundur. Norman fatihlerin bu İslam mirasını yıkmak yerine benimsemesi, tarihin ender rastlanan bir olgunluğudur. 1091 sonrasında ada, Müslüman, Rum ve Latin’in bir arada iş yaptığı, bilim ve tıbbın geliştiği, kralın sarayında Arapça şiir okunan bir “birlikte yaşama” vahasına dönüştü. Taormina’nın Normanlara düştüğü 1079 yılında bile ada nüfusunun yaklaşık %80’i Müslümandı. Bu adanın hikâyesini derinlemesine merak edene, ciddi literatürün büyük kısmının İngilizce olduğunu söyleyeyim: Chiarelli’nin A History of Muslim Sicily‘si, Granara’nın Narrating Muslim Sicily‘si, Metcalfe’in Muslims and Christians in Norman Sicily‘si ve Mendola-Alio’nun The Peoples of Sicily kitabı iyi birer başlangıçtır. Hülasa Sicilya, medeniyetlerin sırayla sildiği değil, üst üste koruduğu nadir yerlerdendir. Adanın Yunan katmanı ise başlı başına bir hazine:
- Agrigento – Tapınaklar Vadisi: Ayakta kalmış Concordia Tapınağı, yıkık Herakles ve dev, yarım kalmış Zeus tapınağı yan yana; Antik Yunan’ın Anadolu dışındaki en görkemli izlerinden (UNESCO).
- Siraküza – Neapolis Arkeoloji Parkı: Arşimet’in şehrinde Yunan tiyatrosu, Roma amfitiyatrosu ve o akustik taş ocağı mağarası “Dionysios’un Kulağı.” Yaklaşık iki saatlik bir gezi.
- Taormina: Siraküza zorbasının yıktığı Naksos’tan kaçan Yunanların kurduğu, tiyatrosunun ardında Etna’nın tüttüğü baş döndürücü kasaba. Goethe’yi İtalya Seyahati‘nde büyülemiş, D.H. Lawrence’ı yıllarca oraya yerleştirmiş; trafiğe kapalı Corso Umberto’su ve bahçeleriyle gezilir.
- Catania: 1693 depreminden sonra ayaklarının altındaki Etna lavıyla (pietra lavica) yeniden doğmuş şehir; o kara bazaltı Siraküza’nın beyaz kireç taşıyla eşleştiren o kendine has siyah-beyaz Sicilya Baroku burada doğdu. Duomo Meydanı’ndaki lav taşından yontulmuş fil heykeli (u Liotru) şehrin simgesidir; yerdeki o parlak arnavut kaldırımları bile lavdır. Etna hem yıkar hem besler: şehri gömen lav, ona hem evini yapacak taşı hem de eteklerindeki bereketli toprağı vermiştir.
- Etna: Eteğinde Catania’nın kurulduğu, Avrupa’nın en yüksek aktif yanardağı; mitolojide Hephaistos’un demirhanesi, altında dev Typhon’un gömülü olduğu dağ. Zaman zaman faaliyete geçer; gideceğiniz gün durumunu kontrol etmekte fayda var.
Catania’nın “A Piscaria” balık hali
Capri’de Denizin Keyfine Kalmak
Begonvilli, ıslak taşlı daracık bir Capri ara sokağı.Napoli körfezini yazıp da Capri’yi anmamak olmaz; hele bu adaya küçük bir “borcu” olan bir gezginsem. Napoli’den kalkan hızlı vapurla bir saati bulmadan varılan bu kayalık, aslında Akdeniz’in en eski kaçış adresidir. İmparator Augustus adayı o kadar sevmişti ki MÖ 29’da Napoli’den, verimli Ischia’yı karşılık vererek âdeta “takas” etmiş; koca imparatorluğun sahibi, bir kaya parçası için pazarlık yapmıştı. Üvey oğlu Tiberius ise işi daha da ileri götürdü: hayatının son on yılında (MS 27–37) Roma’ya hiç dönmedi ve imparatorluğu, adanın en yüksek ucundaki Villa Jovis’ten, yani denizin ortasındaki bir uçurumun tepesinden yönetti. Düşünün bir kere: dünyanın merkezi bir süreliğine bu kayanın üstündeydi; emirler, dalgaların ardından ana karaya ulaşıyordu. İktidarın en mutlak hali, bazen en ıssız yeri seçiyor.
Adanın alâmetifarikası elbette Mavi Mağara’dır (Grotta Azzurra). Girişi o kadar alçaktır ki küçük bir kayığa sırtüstü uzanıp başınızı eğerek girersiniz; içeride su, dipten süzülen güneş ışığıyla insanı şaşkına çeviren, bu dünyaya ait olmayan bir maviye çalar. Romalılar burayı biliyordu: Tiberius’un mağarayı bir deniz tapınağı gibi kullandığı söylenir; sonra asırlarca unutuldu ve ancak 1826’da Alman bir ressamın suya atlamasıyla yeniden “keşfedildi”. Ama bir uyarı: deniz birazcık kabardı mı mağara da kapanır, vapurlar da. Çünkü Capri’de takvimi siz değil, deniz tutar.
Nitekim ben bunu en sert halinden öğrendim. Hava muhalefeti yüzünden seferler durdu ve kendimi bir gece adada “mahsur” buldum. İtiraf edeyim, ömrümün en tatlı mahsuriyetiydi. Günübirlikçiler son vapurla çekilince Capri bambaşka bir yüze bürünüyor: Piazzetta – resmî adıyla Piazza Umberto I, ama herkesin “dünyanın küçük salonu” dediği o avuç içi kadar meydan – turist kalabalığından arınıp adanın kendi sakinlerine kalıyor. Ertesi sabaha dek vaktim olunca gördüm ki ada aslında iki ayrı dünyadır: aşağıda, şıklığın ve vitrinlerin Capri’si; yukarıda, teleferikle çıkılan Anacapri ve Monte Solaro’nun zirvesinden bütün körfezi ayaklarınızın altına seren o sakin, köylü Capri. Yukarıda İsveçli hekim Axel Munthe’nin antik sütunlar üzerine kurduğu Villa San Michele’si, aşağıda ise Alman çelik kralı Krupp’un uçurum yüzüne kazıttığı o zikzaklı patika, Via Krupp, durur: Capri, sevdasına tutulan zenginlerin hep bir iz bıraktığı bir yer olmuş.
Bu izlerin en çarpıcısı, adanın doğu ucundaki Punta Massullo burnunda denize tepeden bakan o kiremit-kırmızısı kübik evdir: yazar-maceracı Curzio Malaparte’nin “Casa come me” (“benim gibi bir ev”) dediği, çatısındaki ters-piramit merdiveni ve yalnız beyaz duvarıyla 20. yüzyıl mimarlığının en çok fotoğraflanan yapılarından Casa Malaparte. Jean-Luc Godard, 1963 yapımı Le Mépris‘yi (Nefret) başrolünde Brigitte Bardot‘yla tam da bu evin çatısında çekti; yani Capri sinemaya da bu kayanın üstünden baktı.
Geri kalanı dolce far niente, yani “tatlı hiçbir şey yapmama” sanatıdır: Augustus Bahçeleri’nden Faraglioni kayalıklarına bakmak (ortadaki devin içinden tekneyle geçilir, en uçtakinde ise dünyada başka yerde olmayan mavi bir kertenkele yaşarmış), limon bahçelerinin kokusu, bir kadeh buz gibi limoncello ve el yapımı Capri sandaletleri. Faraglioni’ye vuran akşam kızıllığında insan, Roma’yı bırakıp bu kayaya çekilen Tiberius’u fazlasıyla anlıyor. Demek bazı sürgünleri insan kendi eliyle seçiyor; ve bazen de, tıpkı benim gibi, deniz onu lütuf niyetine bir gece daha alıkoyuyor.
İki Sicilya’yı Yıkan Adamın İstanbul gençliği
Bourbon Güneyi’nin sonunu getiren adamın hikâyesi, tuhaftır ki İstanbul’dan geçer. İtalyan birliğinin kılıcı Giuseppe Garibaldi, 1860 yazında bin gönüllüsüyle (I Mille – “Binler”) Sicilya’nın Marsala kıyısına çıktı; Palermo’yu aldı, boğazı geçti, eylülde Napoli’ye girdi. Böylece bu yazı boyunca dolaştığımız İki Sicilya Krallığı – Napoli ve Sicilya – tarihe karıştı, İtalya tek bir ülke oldu.

Oysa aynı Garibaldi, daha yirmi bir yaşında bir gemiden inip İstanbul‘a ayak basmış ve gençliğinin üç yılını (1828–1831) Pera’da geçirmişti. O yıllarda ikamet ettiği ev, İstiklal Caddesi’ndeki Eski Çiçekçi Sokak’ta (Via Linardi) bugün ayakta olmayan 17 numaralı evdi. Bugün Beyoğlu’nda, iki cephesi çıkmaz sokaklara bakan Casa Garibaldi – İtalyan İşçi Cemiyeti Binası (Società Operaia Italiana di Mutuo Soccorso) – onun adını taşır. Cephesindeki altın varak yazı, bir bakıma bütün bu Güney yazısının da özeti gibidir: “Chi ama la patria la onori con le opere” – “Vatanını seven, onu eserleriyle onurlandırsın.”

Bina, İstanbul’daki İtalyanların 1864’ten beri el yazısıyla tuttuğu on bin sayfayı aşan tutanak defterleriyle başlı başına bir arşivdir. Dahası, restorasyonu sırasında altından Geç Roma-Erken Bizans dönemine ait, karbon testiyle MS 335‘e tarihlenen kiremit örtülü mezarlar çıkmış; Beyoğlu’nun bomboş sanılan yüzyıllarda aslında ne kadar meskûn olduğunun sessiz bir kanıtı. Akdeniz’in cilvesine bakın: Güney İtalya’yı birleştiren adamın izini sürerken kendimizi Pera’nın toprağının altında buluyoruz.
Devletin Yokluğunun Adı
Güney İtalya’yı gezip de mafyaya değinmemek, Vezüv’ü anıp lavı unutmak olurdu. Ama en baştan bir efsaneyi dağıtalım: mafya, kadim bir Sicilya geleneği, “kanlarında olan” bir şey değildir. Şaşırtıcı derecede moderndir; 19. yüzyılın çocuğudur. 1812’de feodalitenin kaldırılması ve 1861’de İtalyan birliğinin kurulmasıyla Sicilya’da toprak sahibi asiller çekildi, ama yerine gelmesi gereken devlet hiç gelmedi. Uzak ve yabancı bir Roma yönetimi ile sahibi kaçmış geniş narenciye bahçeleri arasında bir boşluk doğdu. O boşluğu, mülkü kiralayan aracılar (gabelloti) ve silahlı bekçiler (campieri) doldurdu: “koruma” satmaya başladılar. Sattıkları şey aslında devletin veremediği iki şeydi: güvenlik ve adalet. Mafya bir suç örgütünden önce bir gölge devlettir; ve gölge, ancak asıl cismin ışığı zayıfsa büyür. Kelimenin kökeni bile bu karışımı ele verir: en güçlü ihtimallerden biri, o dokuz yüz yıllık Arap katmanının dile sinmiş bir Arapça sözcüktür.
“Mafya” tek bir şey de değildir; İtalya’nın dört büyük ailesi vardır, her biri kendi coğrafyasının çocuğu:
- Cosa Nostra (Sicilya): en ünlüsü, bir “Komisyon” ile yönetilen en piramidal olanı.
- Camorra (Napoli/Campania): muhtemelen en eskisi, ama tek elden değil birbiriyle boğuşan klanlardan oluştuğu için en kanlısı. İşi uyuşturucu, kaçak inşaat, sahte marka ve en sinsisi zehirli atık gömmek. Campania’nın kanser haritasını karartan o Terra dei Fuochi, “Ateşler Diyarı.” Bu düzeni 2006’da Gomorra ile deşifre eden Roberto Saviano, o günden beri silahlı korumayla, bir nevi mahkûm gibi yaşıyor.
- ‘Ndrangheta (Kalabriya): en sessizi, ve tam da bu yüzden bugün en zengini ve en güçlüsü.
- Sacra Corona Unita (Puglia): en genci, 1980’lerin ürünü.
Peki neden bütün dünya “İtalyan mafyası”nı bilir? Cevap iki kelimede: göç ve Hollywood. Yoksul güneyliyle birlikte birkaç mafioso da okyanusu geçti; Amerika’nın onlara armağanı ise İçki Yasağı (1920-33) oldu: kaçak içki bir gecede koca bir suç imparatorluğunu finanse etti. Lucky Luciano dağınık çeteleri 1931’de bir “Komisyon” altında kurumsallaştırdığında ortada artık bir kabadayı değil, bir holding vardı. Ama efsaneyi yaratan suç değil, sanattı: Puzo’nun kalemi ve Coppola’nın kamerası, sıradan bir haraç-uyuşturucu şebekesini “şeref,” “aile” ve omertà (suskunluk yemini) üzerine kurulu trajik bir destana çevirdi. Dünyanın hayran olduğu o takım elbiseli “baba” imgesi ile gerçekteki iş (esnaftan zorla alınan pizzo (haraç) ve toprağa gömülen zehirli variller) arasındaki uçurum, popüler kültürün en başarılı yalanlarındandır. Biz de o yalanı satın aldık: katili karizma sandık.
Ya “nasıl temizlendi?” Bu, İtalya’nın kendi kahramanlarını nasıl şehit verdiğinin hikâyesidir:
- Faşizmin eli: 1920’lerde Mussolini, kendine rakip güç istemediğinden “Demir Vali” Cesare Mori’yi salıp mafyayı sert biçimde ezdi. Ama 1943’te Müttefikler Sicilya’ya çıkınca örgüt küllerinden yeniden doğdu; diktatörün bastırdığını “kurtarıcı” geri getirdi.
- Asıl darbe (Maxiprocesso): 1986-87’de Palermo’daki dev “Büyük Dava”da, itirafçı (pentito) Tommaso Buscetta’nın yargıç Giovanni Falcone‘ye anlattıklarıyla 400’den fazla mafioso yargılandı, 300’den fazlası mahkûm oldu. Devlet ilk kez Cosa Nostra’nın varlığını mahkeme zaptına geçirmişti.
- Bedel ve öfke (1992): Mafya intikamını korkunç aldı. 23 Mayıs’ta Falcone, eşi ve korumaları otoyola döşenen yarım ton patlayıcıyla havaya uçuruldu; iki ay sonra dava arkadaşı Paolo Borsellino annesinin sokağında bir bombayla öldürüldü. Ama katiller bir şeyi hesaplayamadı: bu iki cinayet, halkın içindeki sessiz rızayı tiksintiye çevirdi. Palermolular balkonlarına beyaz çarşaflar astı: “Çarşaflar Komitesi” (Comitato dei lenzuoli) denen bu sessiz direniş, mafyaya karşı susmayan bir vicdanın bayrağı oldu. Devlet o güne dek göstermediği iradeyi gösterdi – patronları yalıtan 41-bis hapis rejimi, çoğalan itirafçılar, el konan malların topluma iadesi… Baş katil Totò Riina 1993’te, 43 yıl firardaki Bernardo Provenzano 2006’da, son büyük Corleoneli Matteo Messina Denaro ise 30 yıllık firarın ardından 2023’te yakalandı. Sivil toplum da sahneye çıktı: esnafın haraç ödemeyi reddettiği Addiopizzo ve Don Ciotti’nin Libera‘sı, korkuyu utanca çevirdi. Bugün Palermo sokaklarında bu acı dolu günleri hatırlatan birçok duvar levhası ve anıtla karşılaşabilirsiniz.
Peki iş bitti mi? İşte yazının en ayık cümlesi: hayır. Gürültülü olan yenildi, sessiz olan büyüdü. Bombalarıyla, gösterişiyle devleti karşısına alan Cosa Nostra kaybetti; ama hiç ses çıkarmayan, kan bağına dayalı kapalı aileler halinde örgütlenen Kalabriyalı ‘Ndrangheta, tam da sızılamadığı için bugün Avrupa’nın kokain ticaretinin büyük kısmını elinde tutan, kıtanın en zengin suç örgütüdür. Modern mafya artık sokakta silah sıkmaz; kuzeyin, Almanya’nın, hatta temiz sanılan iş dünyasının, ihalelerin, AB fonlarının içine sızar. Yani mafya ölmedi; görünmez olmayı öğrendi. Gördüğünüz mafya, yenilmiş olandır; asıl tehlikeli olan, göremediğinizdir. Ama asıl ders daha derinde, ve bizim coğrafyamıza da fazlasıyla tanıdık: mafya bir hastalık değil, bir ateştir; hastalık, devletin adaleti ve güveni yurttaşına verememesidir. İnsan hakkını devletten alamayınca, onu satan birini bulur: ister ona Sicilya’da Gabellotto (büyük toprakları sahibinden kiralayan girişimci) densin, ister başka topraklarda başka bir ad. Nerede devlete güven biterse, orada bir gölge devlet doğar. Ve bu, “sadece onlara özgü” bir hikâye hiç değil.
Konuyla ilgili Lo Spietato ve Il Traditore ilginizi çekebilecek filmlerden.
Bu güney kıyısının bize en şaşırtıcı armağanı bir bina ya da bir yemek değil, bir adamdır: Uluç Ali – namıdiğer Occhialì, sonradan Kılıç Ali Paşa. Kalabriya’nın Le Castella köyünde bir balıkçı ailesinin çocuğu olarak doğdu; genç yaşta Barbary korsanlarına esir düştü, İslam’ı seçti, Cezayir Beylerbeyi oldu, İnebahtı’nın (Lepanto) o büyük hezimetinde Osmanlı sağ kanadını felaketten kurtaran tek komutan olarak sıyrıldı ve nihayet Osmanlı donanmasının Kaptan-ı Derya’sı oldu. İstanbul’da Tophane’de Mimar Sinan’a yaptırdığı cami hâlâ onun adını taşır. Yani bu yazıda gezdiğimiz, “Türkler geliyor!” diye korkulan kıyının bir çocuğu, kalkıp o korkulan donanmanın başına geçti. Akdeniz’de “biz” ve “onlar” diye çizdiğimiz çizgiler işte bu kadar geçirgendir. Murat Bardakçı’nın kalemiyle, 80 küsür yaşındayken doktorların “bu şekilde devam etme” tavsiyesine rağmen, her gece yanına aldığı yeni cariyelerden birinin kollarında vefat etti.
Bütün bunları, Palermo’nun sokak ızgarası stigghiola‘yı ya da bir cannolo‘yu tadarken düşünmek yerinde olur: zira Sicilya tatlıcılığı da, tıpkı adanın kendisi gibi, Arap şekerciliğiyle Norman fırınının sentezidir:
- Cannoli: Kızarmış çıtır hamur borusu, taze ricotta dolgusu: adanın simgesi.
- Cassata: Ricotta, badem ezmesi ve şekerlenmiş meyvelerle bezenmiş bir bayram şaheseri.
- Granita: Arap şerbetinden (sharbat) türeyen, eskiden Etna’nın karıyla soğutulan buzlu tatlı; Sicilya’da kahvaltıda, sıcak brioche ile yenir.
- Sfogliatella: Yüzlerce ince yufka katından oluşan, midye kabuğu biçimli, içi irmik ve ricotta dolu o çıtır hamur. İki hali vardır: katmanlı ve çıtır riccia, yumuşak tart hamurundan frolla.
- Babà al rhum: Mantar biçimli, rom şurubuna doyurulmuş sünger kek. Bourbonların Fransız sofra âdetleriyle Napoli’ye taşıdığı bir miras; Güney’in en “saray işi” tatlısı.
- Pastiera napoletana: Buğday, ricotta ve portakal çiçeği suyuyla yapılan Paskalya tartı. Şehrin en köklü pastanelerinden Scaturchio‘nun vitrininde baharın habercisidir.
- Frutta martorana: Meyve şeklinde boyanmış badem ezmesi.
- Arap damarı: Şekeri, narenciyeyi, bademi ve buz/sorbet tekniğini bu adaya Araplar getirdi. Yani her lokmada, silinmemiş bir emirliğin tadı var.
Sokakta da bir tat bırakayım: Palermo usulü kokoreç tatmak isterseniz stigghiola, mütevazı ama şehrin ruhunu en iyi anlatan lokmalardan biridir.
Kuzey İtalya bana bankayı ve devleti öğretmişti; güney ise başka bir şey fısıldadı: Akdeniz’de saf hiçbir şey yoktur. Ne saf İtalyan, ne saf Arap, ne saf Türk. Hepimiz, üst üste yazılmış aynı levhanın birbirine karışmış satırlarıyız ve bu karışıklık, bir kusur değil, medeniyetin ta kendisidir.
Unutmadan: Vezüv’e giderseniz hava durumuna ve dağın keyfine göre dumanı tüten bir dağ ile karşılaşabilirsiniz. Her ihtimale karşı bacaklarınız çalışır durumda olsun!
Vezüv’e tırmanış




















