Arşiv

Seyahat


Yolun bundan sonraki kısmında ise yalnızdım. Esasen gezinin “Lonely Planet” kısmı bundan sonrası… Elimde Zafer Bey’in kitabı ile İsfahan’a geldim ve yine kitaptan seçtiğim Siosepol Köprüsü’ne çok yakın Pol and Park Hotel’e gitmek için taksiye bindim. Böylesine turistik bir yerde taksici tek kelime İngilizce bilmiyor, üstüne üstlük Pol and Park Hotel’i de bilmiyor. Artık Allah ne verdiyse İngilizce, Arapça, Rusça bütün diller havada uçuştu. En sonunda Türkçe “Julfa Mahallesi’nin orası, Siosepol Köprüsü” dediğimde haaaa dedi :). Bundan sonra birine derdimi anlatmak için eş anlamlı kelimeleri söylesem kâfi gelecek gibi…

Read More


İran’da çadır kurmak ve ailecek başka yerlere gitmek çok yaygın. Parklarda, kaplıcalarda ve mesire yerlerinde bu tip insanları hep görebilirsiniz. Bizim alıştığımız şekildeki eğlence kültürü pek yaygın olmadığından insanlar daha çok mangal, piknik gibi aktiviteler yapıyorlar. Biz de Abeshahmed sonrası sık sık fotoğraf arası vererek Aynalı diye bir yere gittik. Aynalı tam bir kamp ve mangal alanı… Cuma gününün tatil olmasını fırsat bilen herkes gelmiş. Burada biraz fazla vakit harcadık. Bu alana girerken sorduğumuz milli park görevlisi, bize Aynalı’dan iki saatte Tebriz’e ulaşabileceğimizi söylemişti. Yalnız GPS yerine KPS (Köylü Positioning System) kullanımı, ülkemizde olduğu gibi burada da zaman birimleri açısından sorun çıkarttı! Adamın bize dediği Culfa yolu İran ile Azerbaycan arasında Aras Nehri boyunca uzanıyor ve bol virajlarla dolu. Saat 5’te çıktık ve 9.30 civarı Tebriz’deydik! En azından sınır hattı boyunca çok güzel dağ manzaraları gördük. Araç kullanırken zorluktan yakındım, fakat yüzyıllar önce bu dağları aşarak sefere giden hükümdarlar acaba neler hissediyordu?

Read More


Yola çıkacak kişinin ilk aşması gereken şey kendi yerleşikliğidir, demiş Oruç Arouba. Yoğun bir çalışma temposunun ardından üç haftalık bir gezi için doğrusunu söylemek gerekirse bu sözün muhatabı olmadım desem yalan olur. İlk kez yurt dışına, üstelik araçla ve üstelik İran’a… Belki de biraz daha az iddialı bir yerle başlamalıydım. Fakat bu düşünceler zihnimde belli bir süre yoğrulduktan sonra hiçbirinin aslında benim düşüncelerim olmadığına kanaat getirdim. İran’a gideceğimi duyan ve beni az da olsa tanıyan herkes dahi bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Belli ki birilerinin insanları yönlendirmesi gayet kolay oluyor günümüzde. İlerleyen kısımlarda da okuyacağınız gibi atomu parçalamak ön yargıları parçalamaktan kolay.

Bu düşüncelerle yola çıktığımda İstanbul’dan beri 1200 km’yi geride bırakmıştım. Yol uzun olunca düşünmek için çok da zaman oluyor. Üstelik geçtiğim topraklarda binlerce yıl önce yazılmış türküleri de dinlerken aslında bestekârının ne demek istediğini görerek anlamak nefisti. Sanırım bu dizeler başka bir şekilde de anlatılamazdı.

Read More


Dubai’den altı arkadaşı Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerine gönderdikten sonra geldiğimiz noktada yine kısıtlı bir zaman, görülmesi gereken bir komşu ve bitirilmesi gereken projeler mevcutken hangi arada derede uçak biletini alıp yollara düştüm hatırlamıyorum. Bir yolculuğun en zevk veren kısmı, düşünceden icraata geçip karar verme aşaması ile ilk adımı attığınız vakte kadar geçen süredeki tüm planlar ve programlar olmalı sanırım. Ulaşılması gereken hedef aslında insana bir şey katmıyor, o hedefe varırken yaşananlar bizleri olması gerektiğimiz noktaya ulaştırıyor. Aslında hepimiz hayatımız için onca şeyi düşlerken ne kadar basit ve “kıyıda” yaşadığımızın farkına varamayabiliyoruz. Her şey aslında bir ekmek lokmasının boğazınızı dört dakika kadar tıkaması ve çevrenizde kimse olmaması kadar basit, ama küçücük bir et yumağı iken dünyadaki insanların kaderlerini değiştirebilecek bir lider olma sürecine gidesiye kadar karmaşık… Uzun yolları aşıp uzak diyarlara gidip gelen tüm dostlarımın hayatlarını sonrasında ne kadar basitleştirdiklerini görünce, yolun insana ne kadar çok şey kattığını ve hedefe varmaktansa yolda olmanın daha önemli olduğunu öğreneli beri hayatımdan epey bir kişi geçmiş; Araç’ta, Şiraz’da, Tebriz Dağları’nda, Pokhara’nın ılık gecelerinde dostlarla geçirdiğimiz harika saatlerin bir diğeri için şimdi Ürdün’deyim.

Sıkıcı bir yolculuktan sonra vardığım Amman’da kalacağım otelin sürücüsü Khalid, Allah’tan oldukça hoşsohbet çıkmıştı da elli dakikalık havaalanı – otel transferinin nasıl geçtiğini anlamadım. Ertesi gün planları çarçabuk yapılırken bir de baktık Jerash yolundayız.

Read More


“Ne kadar güzeldir Beyrut? Tarifi yoktur. Beyrut ancak Beyrut kadar güzeldir. Beyrut kadar harabe, Beyrut kadar görkemli ve Beyrut kadar gizemlidir.

Beyrut’ta yapılan her şey yalnızca Beyrut’a özgüdür. Beyrutça’dır. Bir şehir düşünün ki, her aklına estiğinde İsrail uçaklarınca bombalansın, yıllardır kıran kırana geçen bir savaşta her binası, her yerleşim yeri silah ve top mermileriyle delik deşik olsun, ama yine de Beyrut kadar güzel kalsın. Güzelliği ancak yine kendisiyle betimlenebilsin.”

Read More


2010’un yaklaşık 4/5’ini otellerde geçirdikten sonra kendimi yine bir otel odasında buldum. Otel odaları, ne kadar lüks ve rahat olursa olsun insana yaşadığı yerin rahatlığını sağlamıyor. Bunun nedeni belki de insanların buraya gelip geçici yerleşmeleri, belki de “aidiyet” mevhumundan yoksun olmaları… Her halükarda son 5 ayın rüzgâr gibi geçmesi, 2010 için Ermenistan, Suriye ve Gürcistan planları yaparken kendimi bir anda Dubai’de bulmam ve burada tanıştığım dostlarla ani yapılan bir plan sonucu Nepal’e gitmemiz, hepsi de zamanın göreceliğini ispatlayan olaylarmış gibi geliyor. Bu vesile ile yapılan planların, en azından başkalarını da hesaba katan planların içerisinde en büyük aktörün bir anlamda kader olduğunu da kabul etmemiz, belki başımıza gelen olaylara daha soğukkanlı yaklaşmamızı sağlar.

Read More


Nijo Kalesi ve park

Her ne kadar sabah geç uyanıp Kyoto’ya öyle gitmeyi planlasam da sabah yedi buçukta cinli gibi ayaklanıp JR’ın ekspres treni ile otuz dakikada Kyoto’ya vardım. Gelir gelmez, “Odaya dörtten önce almayız” diyen otel yöneticilerinin zoruyla şehri gezdim. Nijo Kalesi Kyoto’nun simgelerinden… 17. Yüzyılda yapılmış kalenin içindeki ahşap zemin, birilerinin geldiğini haber vermesi için selviden yapılmış, buna da singing woods demişler. Tavanda ise harakiri (seppuku) yapan samurayların anısına 870 samurayın kanıyla boyanmış bir ahşap mevcut. Bu ahşabın üzerinde el izleri veya öldükten sonra yere düşmüş bir insan figürü gibi çeşitli işlemeler görebilirsiniz. Japonya’da eski yapılarda, bilhassa bu yapıların çatılarında selvi ağacının kullanımı çok yaygın. Özellikle eski dönemlerde Kiso Vadisi’nde yetişen selvi ağaçları ikametgâh ve benzeri yapıların kullanımında dayanıklılığı sebebiyle çokça kullanılmış. Bu kadar değerli bir maddenin kesimi de elbette izne bağlıymış, izinsiz kesimlerde ağaç başına bir kelle alındığı da rivayet ediliyor! İçeride mazideki yaşama ait birçok canlandırma mevcutsa da, fotoğraf çekmek yine yasak olduğundan buradan bir fotoğraf çekemedim.

Read More


Hani gelecekte geçen filmlerde ilginç araçlar, teknolojik oyuncaklar, ilginç bir alfabe gibi klişeler vardır ya, işte bunlar bir gün olacaksa ilk Japonya’da olacak diye düşünüyorum. Japonlar her türlü teknolojik alete son derece meraklı ve teknolojiyi sonuna kadar kullanan bir millet. Öyle ki bu durum tuvaletlerine kadar yansımış. Ayrıca hepimizin bildiği disiplin, çalışkanlık ve etik gibi değerlerini saymama gerek yok sanırım. Bunun yanında Japon kültüründe kurallar çok önemli bir yer tutuyor. Örneğin yeni bir cihaz aldığımızda biz genelde deneme yanılma yoluyla cihazı keşfederken, bir Japon kullanma kılavuzundan yola çıkar. Her ne kadar biz çabucak kullanmaya başlasak da iki üç haftaya Japon dostumuz makinenin tüm özelliklerinden haberdar olur, bizim aksimize… Nitekim, otele vardığımda elime tutuşturdukları pakette bulunan wifi cihazı ve envai çeşit adaptörün yanındaki prosedür kitapçığında ihtiyacım olan her şey vardı. Bir kere bile aşağı inip “Bu nasıl çalışır, şuna da ihtiyacım var.” dememe gerek kalmadı. Tek sorun ise her şeyin Japonca yazılmış olması ve resimlerden mana çıkarmaya çalışmak!

Read More


Changdeokgung Sarayı

Yola çıkmadan evvel, hele ki gidilecek yer yeniyse, insanın içinde korkuyla karışık bir heyecan olur. Son gezilerimde bunun nedeni üzerine epey bir kafa yormuştum. Sanırım bu, karşılaşılacak değişik olay ve tanışılacak insanlardan çok yolculuğun sonunda meydana gelecek olan değişimlerin bir yansımasıydı. Öyle ya, bir yeri ve kültürü gezip gören kişinin bu yolculuğun sonunda aynı kişi olması düşünülebilir mi? Yaşanan her şey bir yana, ziyaret edilen şehrin havasını solumak, kendinizde oradan bir şeyler bulmak bile başlı başına bir değişiklik değil midir?

Read More